بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
hamdAll praisesAllah'a mahsustur(be) to Allahöyle kithe One to Whom belongsonundurthe One to Whom belongsne varsawhatevergöklerde(is) ingöklerthe heavensve ne varsaand whateveryerde(is) inyeryüzüthe earthve O'na mahsusturand for Himhamd(are) all praisesahiretteinahiretthe Hereafterve OAnd Hehüküm ve hikmet sahibidir(is) the All-Wisehaber alandırthe All-Aware
🇹🇷 34:1 Hamd, o Allah'ındır ki göklerde ne var, yerde ne varsa hep O'nundur. Ahirette de hamd O'nundur. O hüküm ve himet sahibidir, herşeyden haberdardır.
bilirHe knowsne kiwhatgiriyorpenetratesiçineinyerinthe earthve ne kiand whatçıkıyorcomes outondanfrom itve ne kiand whatiniyordescendsgöktenfromgökthe heavenve ne kiand whatçıkıyorascendsorayathereinve OAnd Heçok esirgeyendir(is) the Most Mercifulçok bağışlayandırthe Oft-Forgiving
🇹🇷 34:2 Yere ne giriyor ve ondan ne çıkıyor, gökten ne iniyor ve ona ne çıkıyorsa (Allah) hepsini bilir. O çok merhamet edicidir. Çok bağışlayıcıdır.
ve dediler kiBut saykimselerthose whoinkar eden(ler)disbelievebize gelmezNotbize gelecekwill come to ussa'atthe Hourde kiSayhayırNayRabbim hakkı içinby my Lordo mutlaka size gelecektirsurely it will come to youbilen(He is the) Knowergaybı(of) the unseengizli kalmazNotkaçmazescapesO'ndanfrom Himağırlığınca(the) weightzerre(of) an atomolaningöklerdethe heavensne deand notolaninyerdethe earthve yokturand notküçüksmallerbundanthanşuthatve yokturand notbüyükgreaterki olmasınbutbir Kitapta(is) inbir kitapa RecordapaçıkClear
🇹🇷 34:3 İnkâr edenler: "Bize o kıyamet saati gelmez." dediler. De ki: "Hayır, öyle değil, gaybı bilen Rabbim hakkı için kıyamet size mutlaka gelecektir. O'nun ilminden göklerde ve yerde zerre kadar bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi muhakkak açık bir kitaptadır."
mükafatlandırması içinThat He may rewardkimselerithose whoinanan(ları)believeve yapanlarıand doiyi işlerrighteous deedsişteThose onlar için vardırfor themmağfiret(will be) forgivenessve rızıkand a provisiongüzelnoble
🇹🇷 34:4 Çünkü Allah iman edip iyi ameller işleyenlere mükafat verecektir. İşte onlar için bir mağfiret ve cömertçe verilmiş bol rızık vardır.
kimseler iseBut those whoçalışan(lar)strivehakkındaagainstayetlerimizOur Versesaciz bırakmağa(to) cause failure iştethose onlar için vardırfor thembir azab(is) a punishmentpisliktenofkötü huylufoul natureacıpainful
🇹🇷 34:5 Âyetlerimizi hükümsüz bırakmak için yarışanlara gelince, onlar için de pek kötü ve elem verici bir azab vardır.
ve görürlerAnd seekimselerthose whokendilerine verilen(ler)have been givenbilgithe knowledgeindirilenin(that) whatvahyolunuris revealedsanato youRabbindenfromRabbinyour Lordgerçek olduğunu[it]haktır(is) the Truthve ilettiğiniand it guidesyoluna;toyol(the) Pathmutlak galib(of) the All-Mightyve hamde layık olanınthe Praiseworthy
🇹🇷 34:6 Kendilerine ilim verilmiş olanlar görüyorlar ki, Rabbinden sana indirilen Kur'ân, hakkın kendisidir. O, gücüne nihayet olmayan, her hamde lâyık bulunan Allah'ın yolunu gösteriyor.
ve dediler kiBut saykimselerthose whoinkar eden(ler)disbelievemi?Shallsize gösterelimwe direct youbir adamtobir adama mansize haber verenwho informs youzamanwhensiz parçalandığınızyou have disintegratedtamamen(in) totaldağılıpdisintegrationsizinindeed youiçinde olacağınızısurely (will be) inbir yaratılışa creationyeninew
🇹🇷 34:7 Böyle iken inkâr edenler şöyle dediler: "Siz öldükten sonra, didik didik parçalandığınız vakit, yeniden bir yaratılış içinde bulunacaksınız diye, size birtakım haberler veren kişiyi gösterelim mi?"
uydurdu mu?Has he inventedkarşıaboutAllah'aAllahbir yalana lieyoksaorkendisinde -mi var?in himdeliliktir(is) madnesshayırNaykimselerthose whoinanmayanlar(do) notiman ederlerbelieveahiretein the Hereafteriçindedirler(will be) inazabthe punishmentve bir sapıklıkand erroruzakfar
🇹🇷 34:8 O, bir yalanı Allah'a iftira mı etti, yoksa kendisinde bir delilik mi var?" Hayır, doğrusu âhirete inanmayanlar, derin bir sapıklıkla azab içindedirler.
görmüyorlar mı?Then, do notgörürlerthey seebulunanıtowardsnewhatarasında (önlerinde)(is) before themelleri (önlerinde)(is) before themve bulunanıand whatarkalarında(is) behind themgöktenofgökthe heavenve yerdenand the eartheğerIfdilesekWe willbatırırızWe (could) cause to swallow themonlarıWe (could) cause to swallow themyerethe earthya daordüşürürüzcause to fallüzerlerineupon themparçalarfragmentsgöktenfromgökthe skyşüphesizIndeedvardırinbundathatbir ibretsurely, is a Signhepsi içinfor everykul(ların)slaveyönelenwho turns (to Allah)
🇹🇷 34:9 Ya gökten ve yerden önlerindekine ve arkalarındakine bir bakmazlar mı? Dilesek kendilerini yere geçiriveririz. Yahut gökten üzerlerine parçalar düşürüveririz. Şüphesiz bunda Allah'a yönelen (hakka gönül veren) her kul için bir ibret vardır.
ve andolsun kiAnd certainlyverdikWe gaveDavud'aDawoodtarafımızdanfrom Usbir üstünlükBountyey dağlarO mountainstesbih edinRepeat praisesonunla beraberwith himve (ey) kuşlarand the birdsve yumuşattıkAnd We made pliableonafor himdemiri[the] iron
🇹🇷 34:10 Andolsun ki, biz Davud'a tarafımızdan bir fazilet verdik. "Ey dağlar! Onunla beraber tesbih edin." dedik ve bunu kuşlara da (emrettik) ve ona demiri yumuşattık.
yapThatyaparmakegeniş zırhlarfull coats of mailölçülü yapand measure preciselydokumasını[of]zırh halkalarıthe links (of armor)ve (hepiniz) yapınand workiyi işlerrighteousnessçünkü benIndeed, I Amyaptıklarınızıof whatyaparsınızyou dogörmekteyimAll-Seer
🇹🇷 34:11 Bol bol zırhlar yap ve biçimlemede ölçüyü gözet dedik. Siz de iyi işler yapın, çünkü ben her yapacağınızı gözetiyorum.
ve Süleyman'aAnd to Sulaimanrüzgarıthe wind sabah gidişiits morning coursebir ay(lık mesafe)(was) a monthve akşam dönüşüand its afternoon coursebir ay(lık mesafe)(was) a monthve akıttıkand We caused to flowonun içinfor himkaynağınıa springkatran(of) molten copperve bir kısmıAnd [of]cinlerinthe jinnkiwhoçalışırdıworkedonun önündebefore himonun önündebefore himizniyleby the permissionRabbinin(of) his Lordve kimAnd whoeversapsadeviatedonlardanamong thembuyruğumuzdanfromemrimizOur Commandona taddırırdıkWe will make him tasteazabıofazap(the) punishmentalevli(of) the Blaze
🇹🇷 34:12 Süleyman'ın emrine de rüzgarı verdik. Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü bir aylık yol idi. Erimiş bakır menbaını da ona sel gibi akıttık. Hem Rabbi'nin izniyle elinin altında cinlerden de çalışan vardı. Onlardan da kim emrimizden dışarı çıkarsa ona ateş azabından tattırırdık.
yaparlardıThey workedonafor himnewhatdiliyorsahe willedkalelerdenofyüksek köşklerelevated chambersve heykeller(den)and statuesve leğenler(den)and bowlshavuzlar kadar (geniş)like reservoirsve kazanlar(dan)and cooking-potssabitfixedyapınWork(ey) ailesiO familyDavud(of) Dawoodşükredin(in) gratitudeve azdırBut fewkullarımdanofkullarımMy slavesşükreden(are) grateful
🇹🇷 34:13 Onlar, ona mihrablar, timsaller (heykeller) ve havuzlar gibi çanaklar ve sâbit kazanlardan her ne isterse yaparlardı. Çalışın ey Davud hanedanı, şükür için çalışın. Ama kullarım içinde şükreden azdır.
zamanThen whenhükmettiğimizWe decreedonunfor himölümünethe deathgöstermedinotonlara işaret ettiindicated to themonun öldüğünü[on]ölümühis deathbaşkasıexceptbir kurdundana creatureyer (ağaç)(of) the earthyiyeneatingdeğneğinihis staffne zaman kiBut whenyıkıldıhe fell downanlaşıldı kibecame clearcinler(to) the jinneğerthateğerifidithey hadbilselerknowngaybıthe unseenkalmazlardınotkalırlardıthey (would have) remainediçindeinazabthe punishmentküçük düşürücühumiliating
🇹🇷 34:14 Ne zaman ki Süleyman'a ölümü hükmettik, cinlere onun ölümünü sezdiren olmadı. Yalnız bir güve böceği yere dayandığı asâsını yiyordu. Bu sebeple Süleyman yere yıkılınca ortaya çıktı ki, cinler eğer gaybı bilir olsalar o zilletli azab içinde bekleyip durmazlardı.
andolsunCertainlyvardır(there) wasSebe (oğulların)ınfor Sabayerlerdeinoturduklarıtheir dwelling placebir ibreta sign:iki bahçeTwo gardenssağdanonhak(the) rightve soldanand (on the) leftyeyinEatrızkındanfromrızık(the) provisionRabbinizin(of) your Lordve şükredinand be gratefulO'nato Him(bir) ülkeA landhoşgoodve Rabbinand a Lordçok bağışlayandırOft-Forgiving
🇹🇷 34:15 Andolsun ki Sebe' kavmi için oturdukları yerde bir ibret vardı: Sağ ve soldan iki bahçe! (onlara): "Rabbinizin rızkından yiyin de O'na şükredin, ne güzel bir belde ve çok bağışlayıcı bir Rab!" (denildi).
ama yüz çevirdilerBut they turned awaybu yüzden gönderdikso We sentüzerlerineupon themselini(the) floodArim(of) the damve çevirdikand We changed for themonların iki bahçesinitheir two gardensiki bahçeye(with) two gardensbulunanproducing fruityemişliproducing fruitburukbitterve acı meyvalıand tamarisksve içindeand (some)thingsedir ağacıofsedir ağaçlarılote treesbirazfew
🇹🇷 34:16 Fakat onlar (şükürden yüz çevirdiler) bakmadılar. Biz de üzerlerine Arim selini salıverdik ve o güzelim iki bahçelerini buruk yemişli, ılgınlık ve içinde biraz da sidir ağacı bulunan iki harap bahçeye çevirdik.
böyleThatonları cezalandırdıkWe recompensed themötürübecauseinkarlarındanthey disbelievedbiz cezalandırır mıyız?And notcezalandırırızWe recompensebaşkasınıexceptinkar edendenthe ungrateful
🇹🇷 34:17 Bunu onlara nankörlüklerinin cezası yaptık ve biz hep böyle çok nankör olanları cezalandırırız.
ve var ettikAnd We madeonların arasındabetween themve arasındaand betweenkentlerthe townsbereketlendirdiğimizwhichbereket vermiştikWe had blessediçindein itkentlertownsaçıkça görünenvisibleve takdir ettikAnd We determinedbunlar arasındabetween themyürümeyithe journeyyürüyünTraveloralardabetween themgeceleri(by) nightve gündüzleriand (by) daygüven içindesafely
🇹🇷 34:18 Biz onlarla o bereket verdiğimiz memleketler arasında, sırt sırta şehirler meydana getirmiştik. Ve onlar da muntazam gidiş geliş düzenledik. (Onlara): Buralarda gecelerce ve gündüzlerce emniyet içinde gezip yürüyün (dedik).
dedilerBut they saidRabbimizOur Lorduzaklaştırlengthen (the distance)arasınıbetweenseferlerimizinour journeysve zulmettilerAnd they wrongedkendilerinethemselvesbiz de onları çevirdikso We made themefsanelerenarrationsonları darmadağın ettikand We dispersed themhepsini(in) a totalparçalayarakdispersionşüphesizIndeedvardırinbundathatibretlersurely (are) Signsherkes içinfor everyonesabredenpatientşükreden(and) grateful
🇹🇷 34:19 Buna karşı onlar: "Ey Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır" dediler ve nefislerine zulmettiler. Biz de onları efsanelere çevirdik ve tamamen didik didik dağıttık. Şüphesiz ki bunda çok şükredecek her sabırlı için elbette ibretler vardır.
ve andolsunAnd certainlydoğru çıkardıfound trueonlar hakkındakiabout themİblisIbliszannınıhis assumption(hepsi) ona uydularso they followed himdışındakilerexceptbir bölümüa groupinananlardanofmüminlerthe believers
🇹🇷 34:20 Yine yemin ederim ki, İblis onlar hakkındaki zannını hakikaten doğru buldu da içlerinde müminlerden ibaret bir gruptan başkası ona uydular.
veAnd notyoktuwasonunfor himonlar üzerindeover themzorlayıcı bir gücüanydelilauthorityancakexcept(ayırd edip) bilelim diyethat We (might) make evidentkimseyiwhoinananbelievesahiretein the Hereafterkimsedenfrom (one) whoo[he]ondanabout itiçinde(is) inkuşkudoubtRabbinAnd your Lordheroverhepsiallşeyithingskorumaktadır(is) a Guardian
🇹🇷 34:21 Halbuki İblis'in onlar üzerinde hiçbir saltanat kudreti yoktu. Fakat biz ahirete imanı olanı belli edecek, ondan şüphe içinde bulunandan ayırt edecektik. Öyle ya Rabb'in her şeyi gözetleyendir.
de kiSayçağırınCall uponşeylerithose whom(tanrı) sandığınızyou claimbaşkabesidesbaşkabesidesAllah'tanAllahdeğillerdirNotbir şeye sahipthey possessağırlığınca(the) weightzerre(of) an atomgöklerdeingöklerthe heavensve değillerand notyerdeinyeryüzüthe earthve yokturand notonlarınfor thembu ikisindein both of themhiçbiranyortaklıklarıpartnershipve yokturand notO'nunfor Himonlardanfrom themhiçbiranyyardımcısısupporter
🇹🇷 34:22 De ki: "Allah'ı bırakıp da tanrı saydığınız putlarınıza istediğiniz kadar yalvarın. Onların ne göklerde, ne yerde zerre kadar güçleri yetmez. Onların, bunlarda bir ortaklığı da yok. Allah'ın da onlardan bir yardımcısı yoktur."
veAnd notfayda vermezbenefitsşefa'atithe intercessionO'nun huzurundawith Himbaşkasınınexceptkimselerdenfor (one) whomizin verdiğiHe permitsO'nunfor himnihayetUntilne zaman kiwhenkorku giderildifear is removedonların yüreklerindenonkalpleritheir heartsderler kithey will sayne?What is that buyurduyour Lord has saidRabbinizyour Lord has saidderlerThey will sayhakkıThe truthve OAnd Heyücedir(is) the Most Highbüyüktürthe Most Great
🇹🇷 34:23 Allah'ın huzurunda şefaat da fayda vermez. Ancak izin verdiği kimseninki müstesna. Nihayet kalblerinden dehşet giderildiği zaman "Rabbiniz ne buyurdu?" derler. (Şefaat sahipleri de): "Hakkı söyledi" derler. O, her şeyden yüksek ve büyüktür.
de kiSaykim?Whosize rızık veriyorprovides (for) yougöklerdenfromgöklerthe heavensve yerdenand the earthde kiSayAllahAllaho halde bizAnd indeed, weveyaorsizyouüzerindeyiz(are) surely upondoğru yolguidanceveyaoriçindeyizinbir sapıklıkerroraçıkclear
🇹🇷 34:24 De ki: "Size göklerden ve yerden rızık veren kimdir?" Yine de ki: "Allah'tır, herhalde ya biz, ya da siz mutlak bir hidayet üzerindeyiz veya açık bir sapıklık içindeyiz."
de kiSaydeğil(siniz)Notsorulacakyou will be askedbizim işlediğimiz suçtanabout whatişlediğimiz günahlarsins we committedve değil(iz)and notbiz sorumluwe will be askedsizin işlediğinizdenabout whatyaparsınızyou do
🇹🇷 34:25 De ki: "Siz bizim yaptığımız günahlardan sorumlu tutulmazsınız. Biz de sizin yaptıklarınızdan sorumlu olmayız."
de kiSaytoplayacakWill gatherhepimizi bir arayaus togetherRabbimizour LordsonrathençözecektirHe will judgearamızdakinibetween ushak ilein truthve OAnd Hesorunları en güzel çözümleyendir(is) the Judgebilendirthe All-Knowing
🇹🇷 34:26 De ki: "Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak, sonra da hak hükmü ile aramızı ayıracaktır. Asıl hüküm veren ve her şeyi bilen O'dur."
de kiSaybana gösterinShow mekattığınızthose whomkatıldınızyou have joinedO'nawith Himortakları(as) partnershayırBy no meansdoğrusuNayOHeAllah'tır(is) Allahgalibthe All-Mightyhüküm ve hikmet sahibithe All-Wise
🇹🇷 34:27 De ki: "O'na ortak diye takıştırdıklarınızı bana gösterin bakayım! Hayır, öyle şey yoktur, doğrusu güçlü ve hikmet sahibi olan ancak Allah'tır."
biz seni göndermedikAnd notseni gönderdikWe have sent youdışındaexceptbütüncomprehensivelyinsanlarato mankindmüjdeleyici olman(as) a giver of glad tidingsve uyarıcı olmanand (as) a warnerfakatButçoğumostinsanların[the] peoplebilmezler(do) notbilirlerknow
🇹🇷 34:28 Biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler.
diyorlar kiAnd they sayne zamanWhenbu(is) thistehdid(ettiğiniz azap)promiseeğerifisenizyou aredoğrutruthful
🇹🇷 34:29 Ve: "Eğer gerçekçiyseniz bu vaad ne zaman olacak?" diyorlar.
de kiSaysizin için vardırFor youbelirtilmiş(is the) appointmentbir gün(of) a Daygeri kalmazsınıznoterteleyebilirsinyou can postponeondan[of] itbir sa'at(for) an hourveand notileri geçemezsiniz(can) you precede (it)
🇹🇷 34:30 De ki: "Size vaad edilen öyle bir gündür ki, ondan ne bir an geri kalabilirsiniz, ne de ileri geçebilirsiniz."
dediler kiAnd saykimselerthose whoinkar eden(ler)disbelievebiz inanmayızNever williman ederizwe believebuin thisKur'an'aQuranne deand notşeyein (that) whichellerinde olan(was) before itellerinde olan(was) before itşayetBut ifsen bir görsenyou (could) seeolduğundawhenzalimlerithe wrongdoerstutuklanmışwill be made to standhuzurundabeforeRablerinintheir Lordatarlarkenwill throw backbir kısmısome of themdiğerinetobaşkalarıotherssözthe worddiyorlarWill saykimselerthose whozayıf düşürülen(ler)were oppressedkimselereto those whobüyüklük taslayan(lara)were arrogantolmasaydınızIf notsiz(for) youelbette biz olurdukcertainly we (would) have beeninanan insanlarbelievers
🇹🇷 34:31 Kâfirler: "Biz ne bu Kur'ân'a inanırız, ne de ondan öncekilere." dediler. Fakat o zalimler yakalanıp Rablerinin huzuruna durduruldukları zaman, birbirlerine söz atarken bir görsen! Bir taraftan zayıf düşürülenler, o büyüklük taslayanlara: "Siz olmasaydınız biz mutlaka mümin olurduk" derler.
dedi(ler) kiWill saykimselerthose whobüyüklük taslayan(lar)were arrogantkimselereto thosezayıf düşürülen(lere)who were oppressedbiz mi?Did weengelledikavert youhidayettenfromhidayetthe guidancesonraaftersize geldiktenwhensana gelmiştiit had come to youhayırNaysiz kendinizyou weresuç işliyordunuzcriminals
🇹🇷 34:32 Diğer taraftan büyüklük taslayanlar, zayıf düşürülenlere: "Size hidayet geldikten sonra, sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, siz kendiniz suçluydunuz." derler.
ve dedi(ler)And will saykimselerthose whozayıf düşürülen(ler)were oppressedkimselereto those whobüyüklük taslayan(lara)were arroganthayırNayhileler (kuruyordunuz)(it was) a plotgece(by) nightve gündüzand (by) daybize emrediyordunuzwhenbize emrediyordunuzyou were ordering usinkar etmemizithatinkâr ederizwe disbelieveAllah'ıin Allahve koşmamızıand we set upO'nafor Himeşlerequalsve içlerinde gizledilerBut they will concealpişmanlıklarınıthe regretgördüklerindewhengörürlerthey seeazabıthe punishmentbiz de geçirdikAnd We will putdemir halkalarshacklesboyunlarınaonboyunlar(the) neckskimselerin(of) those whoinkar eden(ler)disbelievedmı?Willcezalandırılacaklarthey be recompensedbaşkasıylaexceptşeylerden(for) whatolduklarıthey used toyapıyor(lar)do
🇹🇷 34:33 O zayıf düşürülenler de o büyüklük taslayanlara: "Hayır, (işiniz) gece, gündüz hilekârlıktı. Çünkü siz bize Allah'ı inkâr etmemizi ve O'na eş koşmamızı emrediyordunuz." derler. Bunlar azabı gördükleri zaman içlerinden pişmanlık getirmektedirler. Biz de o kâfirlerin boyunlarına demir halkalar geçirmişizdir. Onlar sadece yaptıklarının cezasını çekiyorlardır.
veAnd notbiz göndermedikWe sentbir ülkeyetobir beldea townhiçbiranyuyarıcıwarnerbaşkasınıbutdiyendensaidvarlıkla şımarmış kimseleriits wealthy onesşüphesiz bizIndeed weşeyiin whatsizin gönderildiğinizyou have been sentonuwithinkar ediyoruz(are) disbelievers
🇹🇷 34:34 Biz herhangi bir memlekete tehlikeyi haber veren bir uyarıcı gönderdikse, mutlaka oranın refah ile şımartılmış olanları: "Biz sizin gönderildiğiniz şeyleri tanımayız." dediler.
ve dediler kiAnd they saybizWedaha çoğuz(have) moremalcawealthve evladçaand childrenve değilizand notbizweazaba uğratılacakwill be punished
🇹🇷 34:35 Ve yine dediler ki: "Biz malca da daha çoğuz, evlatça da, bize azab edilmez."
de kiSayşüphesizIndeedRabbimmy Lordyayarextendsrızkıthe provisionkimseyefor whomdilediğiHe willsve kısarand restrictsfakatbutçoğumostinsanların[the] peoplebilmezler(do) notbilirlerknow
🇹🇷 34:36 De ki: "Rabbim rızkı dilediğine genişletir, dilediğine sıkar. Fakat insanların çoğu bilmezler."
ve değildirAnd notmallarınızyour wealthdeğildirand notevladlarınızyour childrensizi yaklaştıran[that]sizi yaklaştıracakwill bring you closekatımızdato Usmertebece(in) positionancak başkabutkimselerwhoeverinanan(lar)believesve yapanlarand doesfaydalı işrighteousnessiştethen thoseonlara vardırfor themmükafat(will be) rewardkat kat fazlasıtwo-foldyaptıklarınınfor whatyaptılarthey didve onlarand theysaraylarda(will be) inyüksek köşklerthe high dwellingsgüven içindedirlersecure
🇹🇷 34:37 Halbuki sizi huzurumuza yaklaştıracak olan, mallarınız ve evlatlarınız değildir. Ancak iman edip de salih amel işleyenlere gelince, işte onların amellerine karşı kendilerine kat kat mükafat vardır. Onlar cennet köşklerinde emniyet içindedirler.
çalışanlara gelinceAnd those whoçabalarlarstriveayetlerimiziagainstayetlerimizOur Versesetkisiz kılmağa(to) cause failureonlarthoseiçineintoazabınthe punishmentgetirileceklerdir(will be) brought
🇹🇷 34:38 Âyetlerimizi hükümsüz bırakmak için yarışanlara gelince, işte onlar Hakk'ın huzuruna azab içinde getirileceklerdir.
de kiSayşüphesizIndeedRabbimmy Lordyayarextendsrızkıthe provisionkimseyefor whomdilediğiHe willskullarındanofkullarıHis slavesve kısarand restrictsonafor himne kiBut whatsiz infak etsenizyou spendbir şeyofhiçbir şeyanythingOthen Heonun yerine başkasını verirwill compensate itve Oand Heen hayırlısıdır(is the) Bestrızık verenlerin(of) the Providers
🇹🇷 34:39 De ki: "Gerçekten Rabbim kullarından dilediği kimseye rızkı hem genişletir, hem daraltır. Her neyi hayra harcarsanız O, onun yerine başkasını verir. Hem O, rızık verenlerin en hayırlısıdır."
ve o günAnd (the) Daybir araya toplarHe will gather themonların hepsiniallsonrathender kiHe will saymeleklereto the Angelsbunlar mı?Were these yousizeWere these youtapıyorlardıthey wereibadet ederekworshipping
🇹🇷 34:40 O gün Allah, onları hep birlikte mahşere toplayacak, sonra meleklere: "Şunlar size mi tapıyorlardı?" diyecektir.
derler kiThey will saysen yücesinGlory be to YousensinYoubizim velimiz(are) our Protectoronlar değilnot themonlar değilnot themhayırNayonlarthey usedtapıyorlardı(to) worshipcinlerethe jinnçoklarımost of themonlarain theminanıyorlardı(were) believers
🇹🇷 34:41 Onlar da: "Seni tenzih ederiz. Bizim onlara karşı sığınacak velimiz sensin. Hayır, onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inanmışlardı." diyecekler.
o günBut todaygücü yetmeznotgüç yetirirlerpossess powerbirinizinsome of youdiğerineon othersbir fayda vermeyeto benefitve (yetmez)and notzarar vermeğeto harmbiz derizand We will saykimselereto thosezulmeden(lere)who wrongedtadınTasteazabını(the) punishmentateş(of) the Fireolduğunuzwhichidinizyou usedonuto [it]yalanlamaktadeny
🇹🇷 34:42 İşte o gün birbirinize ne bir menfaate, ne de bir zarara sahip olabilirsiniz. Ve biz o zulmedenlere: "Tadın bakalım o yalan deyip durduğunuz ateşin azabını!" deriz.
ve zamanAnd whenokunduğuare recitedonlarato themayetlerimizOur Versesaçık açıkcleardediler kithey saydeğildirNotbu(is) thisbaşka bir şeybutbir adamdana manisteyenwho wishessizi çevirmektosizi alıkoyarhinder youolduğu(tanrılar)danfrom whatkullandılarusedtapıyor(to) worshipbabalarınızınyour forefathersve dediler kiAnd they saydeğildirNotbu(is) thisbaşka bir şeyexceptbir yalandana lieuydurulmuşinventedve dedilerAnd saidkimselerthose whoinkar eden(ler)disbelievedhakkıabout the truthkendilerine gelenwhenonlara geldiit came to themdeğildirNotbu(is) thisbaşkasıexceptbir büyüdena magicapaçıkobvious
🇹🇷 34:43 Karşılarında açık deliller halinde âyetlerimiz okunduğu zaman o zalimler: "Bu, başka değil, sırf sizi atalarınızın taptığı tanrılardan men etmek isteyen bir adam." dediler. Ve: "Bu (Kur'ân), başka bir şey değil, sırf uydurulmuş bir iftira" dediler. O kâfirler, hak kendilerine geldiği zaman: "Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değil." dediler.
biz onlara vermemiştikAnd notonlara verdikWe (had) given themhiçbiranyKitapScripturesokuyacaklarıwhich they could studyveand notgöndermemiştikWe sentonlarato themsenden öncebefore youhiçbiranyuyarıcıwarner
🇹🇷 34:44 Halbuki biz onlara öyle ders alacakları kitaplar göndermedik. Kendilerine senden önce bir uyarıcı da göndermedik.
yalanlanmışlardıAnd deniedkimselerthose whoonlardan önceki(ler)(were) before themonlardan öncekiler(were) before themveand noterişmemişlerdirthey have attainedonda birine bilea tenthonlara verdiklerimizin(of) whatonlara verdikWe (had) given themfakat yalanladılarBut they deniedelçilerimiMy Messengersama nasılso howolduwasbenim inkarımMy rejection
🇹🇷 34:45 Onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Hem bunlar, onlara verdiklerimizin onda birine eremediler. Peygamberlerimi yalanladılar, ama beni inkâr edişin sonu nasıl oldu?
de kiSaysadeceOnlysize öğütleyeyimI advise youbir tek (şeyi)for one (thing)(şu ki;)thatkalkınyou standAllah içinfor Allahikişer ikişer(in) pairsve teker tekerand (as) individualssonrathendüşünün kireflectyokturNotarkadaşınızda(is in) your companionhiçbiranydelilikmadnessONotoheancak(is) exceptbir uyarıcıdıra warnersizin içinfor youöncesindebeforeöncesindebeforebir azabına punishmentçetinsevere
🇹🇷 34:46 De ki: "Size sadece bir tek nasihat edeceğim. Şöyle ki: Allah için ikişer, üçer ve teker teker kalkarsınız, sonra da iyi düşünürsünüz." Arkadaşınızda (peygamberde) delilikten eser yoktur. O, yalnız şiddetli bir azabın önünde, sizi sakındıracak bir peygaberdir.
de kiSayben sizden istemedimNotsizden isterimI ask youhiçbirforücretany paymentobut it (is)sizindirfor youbenim ücretimNotbenim ücretim(is) my paymentyalnızbutaittir;fromAllah'aAllahve OAnd Heüzerine(is) overherallşeythingsşahiddira Witness
🇹🇷 34:47 De ki: "Ben sizden herhangi bir ücret istemem, O sizin içindir. Benim ecrim ancak Allah'a aittir. O, her şeye şahittir."
de kiSayşüphesizIndeedRabbimmy Lord(kalbine) atarprojectsgerçeğithe truthbilendir(the) All-Knowergaybleri(of) the unseen
🇹🇷 34:48 De ki: "Gerçekten Rabbim, hakkı yerli yerine koyar. O, gaybları hakkıyla bilendir."
de kiSaygeldiHas comehakthe truthartıkand notbir şey ortaya çıkaramaz(can) originatebatılthe falsehoodveand notgeri getiremezrepeat
🇹🇷 34:49 De ki: "Hak geldi, batılın önü de kalmaz, sonu da."
de kiSayeğerIfsaparsamI errşüphesizthen onlysapmış olurumI will err(zararıma)againstkendimyselfve eğerBut ifyolu bulursamI am guidedşüphesiz sayesindedirthen it is by whatvahyettiğirevealsbanato meRabbiminmy Lordşüphesiz OIndeed, Heişitendir(is) All-HeareryakındırEver-Near
🇹🇷 34:50 De ki: "Eğer ben yanılırsam, yalnız kendi adıma yanılırım. Ve eğer hidayeti bulmuşsam, bilinmeli ki Rabbimin bana vahiy vermesiyledir. Çünkü O, yakındır, işitir, işittirir."
şayetAnd ifbir görsenyou (could) seezamanwhentelaşa düştüklerithey will be terrifiedhiçbiri kurtulamazbut (there will be) nokaçışescapeve yakalanmışlardırand they will be seizedyerdenfrombir yera placeyakınnear
🇹🇷 34:51 Onları telaşa düştükleri zaman görsen: Artık kaçamak yoktur. Yakın yerden yakalanmışlardır.
ve demektedirlerAnd they will sayinandıkWe believeonain itama nasıl olur?But howonlar içinfor themelde etmeleri(will be) the receivingyerdenfrombir yera placeuzakfar off
🇹🇷 34:52 Ve: "O'na iman ettik" demektedirler. Fakat onlar için (âhiret gibi) uzak bir yerden (imana) el sunmak (ulaşabilmek) nerede?
oysa andolsunAnd certainlyinkar etmişlerdithey disbelievedonuin itdaha öncebeforeöncebeforeve atıyorlardıAnd they utter conjecturesgörülmeyeneabout the unseenyerdenfrombir yera placeuzakfar off
🇹🇷 34:53 Halbuki daha önce (dünyada) O'nu inkâr etmişlerdi. Uzak yerden gayba taş atıyorlardı.
perde çekildiAnd a barrier will be placedonların arasınabetween themve arasınaand betweenşeylerwhatarzu ettiklerithey desiregibiasyapıldığıwas donebenzerlerinewith their kindbundan öncebeforeöncebeforedoğrusu onlarIndeed, theyiçindedirlerwereiçindeinbir kuşkudoubtkatmerlidisquieting
🇹🇷 34:54 Artık kendileriyle arzularının arasına set çekilmiştir. Tıpkı bundan önce benzerlerine yapıldığı gibi. Çünkü hepsi işkilli bir şüphe içinde bulunuyorlardı
Mahmoud Khalil Al-Husary