بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَـٰنِ ٱلرَّحِيمِ
hamdolsunAll PraiseAllah'a(is) for Allahkithe One Whoindirdi(has) revealedkulunatokuluHis slaveKitabıthe Bookveand notkoymadı(has) madeonain ithiçbir eğrilikany crookedness
🇹🇷 18:1 Hamd, o Allah'a mahsustur ki kulu (Muhammed'e) kitabı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı.
dosdoğru olarakStraightuyarması içinto warnazaba karşı(of) a punishmentşiddetliseverekatından (indirdi)fromO'nun katındanear Himve müjdelemesi içinand give glad tidingsmü'minlere(to) the believersyapanthose whoyapındoiyi işlerrighteous deedskendileri için bulunduğunuthatonlar içinfor themmükafat(is) a good rewardgüzel(is) a good reward
🇹🇷 18:2 Onu dosdoğru (bir kitap) olarak (indirdi) ki katından gelecek şiddetli azaba karşı (insanları) uyarsın ve yararlı işler yapan müminlere kendileri için güzel bir mükafat bulunduğunu müjdelesin.
kalacaklardır(They will) abideonun içindein itsürekli olarakforever
🇹🇷 18:3 Onlar orada sürekli kalacaklardır.
ve uyarması içinAnd to warndiyenlerithose whode kisayedindiAllah has takenAllahAllah has takençocuka son
🇹🇷 18:4 Ve "Allah çocuk edindi" diyenleri de uyarsın.
yokturNotonlarınthey havebu husustaabout ithiçbiranybilgisiknowledgeve yokturand notatalarınıntheir forefathersne büyük (küstahça)Grave (is)sözthe wordçıkıyor(that) comes outağızlarındanofağızlarıtheir mouthsonlar söylemiyorlarNotderlerthey saybaşka bir şeyexceptyalandana lie
🇹🇷 18:5 Bu hususta ne kendilerinin, ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan söz ne büyük bir iftiradır. Onlar, yalandan başka bir şey söylemiyorlar.
herhalde senThen perhaps you would (be)helak edeceksinthe one who killskendiniyourselfpeşlerindeoverizleritheir footstepsdiyeifinanmıyorlarnotiman ederlerthey believebuin thissöze[the] narrationüzüntüden(in) grief
🇹🇷 18:6 (Ey Muhammed!) Demek onlar, bu söze (kitaba) inanmazlarsa, onların peşinde üzüle üzüle kendini helak edeceksin!
şüphesiz bizIndeed, WeyarattıkWe have madeşeyleriwhatüzerindeki(is) onyerthe earthsüs olsun diyeadornmentkendisinefor itonları denemek içinthat We may test [them]hangisininwhich of themdaha güzel(is) bestiş yaptığını(in) deed
🇹🇷 18:7 Biz yeryüzündeki şeyleri kendisine süs olsun diye yarattık ki, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim.
biz elbetteAnd indeed, Weyaparız(will) surely makeşeyleriwhat(yerin) üzerindeki(is) on itbir topraksoilkupkurubarren
🇹🇷 18:8 Şüphesiz biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak yapacağız.
yoksaOr(mi) sandın?have you thoughtsadecethatsahiplerinin(the) companionsKehf(of) the caveve Rakimand the inscriptionolduklarınıwerebizim ayetlerimizdenamongayetlerimizOur Signsşaşılacaka wonder
🇹🇷 18:9 Yoksa sen Ashabı Kehf'i ve Rakim'i (isimlerinin yazılı bulunduğu taş kitabeyi) şaşılacak âyetlerimizden mi sandın?
zamanWhensığındıklarıretreatedo gençlerthe youthsmağarayatomağarathe cavededilerand they saidRabbimizOur Lordbize verGrant uskatındanfromkendinYourselfbir rahmetMercyve hazırlaand facilitatebizefor usşu işimizden[from]işimizour affairbir çıkış yolu(in the) right way
🇹🇷 18:10 O gençler mağaraya sığınınca şöyle dediler: "Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bizim için şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla."
biz de vurdukSo We cast(ağırlık)overkulaklarınatheir earsmağaradainmağarathe caveyıllaryears nicea number
🇹🇷 18:11 Bunun üzerine biz de kulaklarını tıkayarak mağarada onları yıllarca uyuttuk.
sonraThenonları uyandırdıkWe raised them upbilmek içinthat We make evidenthangisininwhichiki zümreden(of) the two partiesdaha iyi hesabedeceğinibest calculated(onların) kaldıklarıfor whatkaldılar(they had) remainedsüreyi(in) time
🇹🇷 18:12 Sonra da iki gruptan hangisinin, onların mağarada kaldıkları süreyi daha iyi hesapladığını anlamak için, onları tekrar uyandırdık.
bizWeanlatıyoruznarratesanato youonların haberlerinitheir storygerçek olarakin truthmuhakkak onlarIndeed, they (were)gençlerdiyouthsinanmışwho believedRablerinein their Lordbiz de onların artırmıştıkand We increased themhidayetlerini(in) guidance
🇹🇷 18:13 Biz sana onların kıssalarını gerçek olarak anlatacağız. Hakikaten onlar, Rablerine iman eden birkaç genç idi. Biz de onların hidayetlerini artırdık.
ve metanet bağlamıştıkAnd We made firmüstüne[on]kalblerinintheir heartskalktılarwhenkalktılarthey stood upve dediler kiand saidRabbimizOur LordRabbidir(is) the Lordgöklerin(of) the heavensve yerinand the earthbiz asla demeyizNeveryalvaracağızwe will invokeO'ndan başkasınabesides HimO'ndan başkabesides HimTanrıany godyoksaCertainlykonuşmuş oluruzwe would have saido zamanthensaçma sapanan enormity
🇹🇷 18:14 (Oranın hükümdarı karşısında) ayağa kalkarak dediler ki: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O'ndan başkasına ilâh deyip tapmayız, yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz.
şunlarTheseşu kavmimizour peopleedindilerhave takenO'ndan başkabesides HimO'ndan başkabesides Himtanrılargodsgerekmez mi?Why notgetirmelerithey comeonlarınto thembir delilwith an authorityaçıkclearkim olabilir?And whodaha zalim(is) more wronguydurandanthan (one) whouydururinventskarşıagainstAllah'aAllahyalana lie
🇹🇷 18:15 Şu bizim kavmimiz, Allah'tan başka ilâh edindiler. Onların ilâh olduğuna dair açık bir delil getirselerdi ya! Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?
madem kiAnd whensiz onlardan ayrıldınızyou withdraw from themve şeylerdenand whattaptıklarıthey worshipbaşkaexceptAllah'tanAllaho halde sığınınthen retreatmağarayatomağarathe caveyaysın (bollaştırsın)Will spreadsizefor youRabbinizyour LordrahmetiniofO'nun rahmetiHis Mercyve hazırlasınand will facilitatesizefor you(şu) işinizden[from]işinizyour affairyararlı bir şey(in) ease
🇹🇷 18:16 (İçlerinden biri şöyle demişti:) "Mademki siz, onlardan ve Allah'tan başka taptıkları putlardan ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabbiniz rahmetinden size genişlik versin ve işinizi rast getirip kolaylaştırsın."
ve görürsünAnd you (might) have seengüneşithe sunzamanwhendoğduğuit roseeğiliyorinclining awaymağaralarındanfrommağaralarıtheir cavesağa doğrutosağthe rightve zamanand whenbattığıit setonları makaslayıp geçiyorpassing away from themsola doğrutosolthe leftve onlarwhile theyiçindedirler(lay) inbir dehlizinthe open spaceonun (mağaranın)thereofbu (durum)Thatayetlerindendir(was) fromayetler(the) SignsAllah'ın(of) AllahkimeWhoeverhidayet verirseAllah guidesAllahAllah guidesoand heyolu bulmuştur(is) the guided oneve kimi deand whoeversapıklıkta bırakırsaHe lets go astrayartıkthen neverbulamazsınyou will findonun içinfor himbir dosta protectoryol gösterena guide
🇹🇷 18:17 Ey Muhammed! Baksaydın güneşin doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına yöneldiğini, batarken de sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini görürdün. Onlar, mağaranın geniş bir yerinde idiler. İşte bu Allah'ın mucizelerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır; kimi de hidayetten mahrum ederse, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.
sen onları sanırsınAnd you (would) think themuyanıklarawakeonlarwhile theyuyudukları halde(were) asleepve onları (uykuda) çeviririzAnd We turned themsağlarınatosağthe rightveand tosollarınathe leftve köpekleri dewhile their doguzatmış vaziyettedirstretchedön ayaklarınıhis two forelegsgirişteat the entranceeğerIfgörseydinyou had lookedonların durumunuat themmutlaka dönüpyou (would) have surely turned backonlardanfrom themkaçardın(in) flightve içine dolardıand surely you would have been filledonlardanby themkorku(with) terror
🇹🇷 18:18 Bir de onları mağarada görseydin uyanık sanırdın. Halbuki onlar uykudadırlar. Biz onları sağa sola çevirirdik. Köpekleri de girişte ön ayaklarını ileri doğru uzatmıştı. Eğer onları görseydin, arkana bakmadan kaçardın ve için korku ile dolardı.
yine böyleAnd similarlyonları dirilttikWe raised themsormaları içinthat they might questionkendi aralarındaamong themdedi kiSaidkonuşan biria speakeriçlerindenamong themne kadar?How longkaldınızhave you remaineddedilerThey saidkaldıkWe have remainedbir güna dayya daorbir parçası (kadar)a partgünün(of) a daydedilerThey saidRabbinizYour Lorddaha iyi bilirknows bestne kadarhow longkaldığınızı;you have remainedgönderinSo sendbirinizione of yougümüş (para) ilewith this silver coin of yoursşuwith this silver coin of yoursşehretoşehirthe citybaksınand let him seehangiwhich isdaha temiz isethe purestyiyecekfoodsize getirsinand let him bring to youbir azıkprovisionondanfrom itve dikkatli davransınand let him be cautioussakınAnd let not be awaresezdirmesinAnd let not be awaresiziabout youbirisineanyone
🇹🇷 18:19 Onları bir mucize olarak uyuttuğumuz gibi, birbirlerine sorsunlar diye kendilerini uyandırdık da içlerinden bir sözcü şöyle dedi: "Ne kadar durup kaldınız?" (Kimi) "Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık" dediler. (Kimi de) şöyle dediler: "Ne kadar durduğunuzu, Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi, bu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangi yiyecek daha temiz ise, ondan size azık getirsin. Hem çok dikkatli davransın ve sizi kimseye sezdirmesin."
çünkü onlarIndeed, [they]eğerifellerine geçirirlersethey come to knowsiziabout youtaşlayarak öldürürlerthey will stone youyahutordöndürürlerreturn youkendi dinlerinetodinleritheir religionve aslaAnd neveriflah olamazsınızwill you succeedo takdirdethen aslaever
🇹🇷 18:20 "Çünkü şehir halkı, sizi ellerine geçirirlerse muhakkak sizi taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine çevirirler ki, o zaman siz dünyada da ahirette de asla kurtuluşa eremezsiniz."
ve böyleceAnd similarlybuldurdukWe made knownonlarıabout thembilsinler diyethat they might knowşüphesizthatva'dinin(the) PromiseAllah'ın(of) Allahgerçek olduğunu(is) trueve şüphesizand thatsaatin(geleceğinde)(about) the Hourasla olmadığını(there is) noşüphedoubtondain ito sıradaWhentartışıyorlardıthey disputedkendi aralarındaamong themselvesonların durumlarınıabout their affairdedilerand they saidbina edinConstructonların üstüneover thembir binaa structureRableriTheir Lorddaha iyi bilirknows bestonlarıabout themdediler kiSaidgâlip gelenlerthose whoüstün geldiprevailedonların işineinişleritheir mattermutlaka yapacağızSurely we will takeonların üstüneover thembir mescida place of worship
🇹🇷 18:21 Böylece insanları onlardan haberdar kıldık ki, öldükten sonra dirilmenin hak olduğunu ve kıyamet gününden şüphe edilemeyeceğini bildirmek için, öylece şehir halkına buldurduk. Onları mağarada bulanlar, aralarında durumlarını tartışıyorlardı. Dedilerki: "Üstlerine bir bina (kilise) yapın. Bununla beraber Rableri, onları daha iyi bilir." Sözlerinde üstün gelen müminler: "Üzerlerine muhakkak bir mescid yapacağız." dediler.
diyeceklerThey sayonlar üçtür(they were) threedördüncülerithe forth of themköpekleridirtheir dogve diyeceklerand they saybeştir(they were) fivealtıncılarıthe sixth of themköpekleridirtheir dog taş atar gibiguessinggörülmeyeneabout the unseenve diyeceklerand they sayyedidir(they were) sevensekizincileriand the eight of themköpekleridirtheir dogde kiSayRabbimMy Lorddaha iyi bilirknows bestonların sayısınıtheir numberyokturNoneonları bilenknows themdışındaexceptazıa fewmünakaşaya girmeSo (do) nottartışırlarargueonlar hakkındaabout themdışındaexcepttartışma(with) an argumentsathiobviousveand (do) notbir şey sormainquireonlar hakkındaabout thembunlardanamong themhiçbirine(from) anyone
🇹🇷 18:22 Ashabı Kehf'in sayılarında ihtilaf edenlerden bazıları: Onlar, üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir" diyecekler. Diğer bazıları da "Onlar, beş kişidir, altıncıları köpekleridir " diyecekler. Her ikisi de bilinmeyen hakkında tahmin yürütmektir. (kimileri de:) "Onlar, yedi kişidir; sekizincisi köpekleridir" derler. De ki: "Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir." Onları ancak pek azı bilir, Bu sebeple onlar hakkında bu bildirilenler dışında bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında hiç kimseye de bir şey sorma!
veAnd (do) notdemesayhiçbir şey içinof anythingmutlakaIndeed, Iyapacağımwill dobunuthatyarıntomorrow
🇹🇷 18:23 Hiçbir şey için, Allah'ın dilemesi dışında: "Ben yarın onu yapacağım deme"
ancakExceptdilerseIfAllah dilerAllah willsAllahAllah willsve an (hatırla)And rememberRabbiniyour Lordzamanwhenunuttuğunyou forgetve de kiand sayumarımPerhapsbeni ulaştırmasını[that]bana yol gösterirwill guide meRabbiminmy Lorddaha yakınto a nearer (way)bundanthanbuthisbir doğruyaright way
🇹🇷 18:24 Ancak Allah dilerse (yapacağım de). Ve unuttuğun vakit Allah'ı an ve "Umarım Rabbim beni, doğruya daha yakın olana eriştirir." de.
ve kaldılarAnd they remainedmağaralarındainmağaralarıtheir caveüç(for) threeyüzhundredyılyearsve ilave ettilerand adddokuz (yıl)nine
🇹🇷 18:25 Onlar, mağaralarında üçyüz yıl kadar kaldılar ve dokuz yıl da buna ilave etmişlerdir.
de kiSayAllahAllahdaha iyi bilirknows bestne kadarabout what (period)kaldıklarınıthey remainedO'nundurFor Himgaybı(is the) unseengöklerin(of) the heavensve yerinand the earthne güzel görendirHow clearly He seesonu[of it]ne güzel işitendirAnd how clearly He hearsyokturNotonlarınfor themO'ndan başkabesides HimO'ndan başkabesides Himhiçbiranyyardımcısıprotectorveand notO ortak etmezHe shareskendi hükmüne[in]O'nun emirleriHis Commandskimseyi(with) anyone
🇹🇷 18:26 De ki: "Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir." Göklerin ve yerin gaybı O'na aittir. O ne güzel görendir! O ne mükemmel işitendir! Onların, O'ndan başka bir yardımcısı yoktur. O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.
okuAnd reciteşeyiwhatvahyedilenhas been revealedsanato youKitabı'ndanofKitapthe BookRabbinin(of) your LordyokturNonedeğiştirecekcan changeO'nun sözleriniHis Wordsveand neverbulamazsınyou will findO'ndan başkabesides HimO'ndan başkabesides Himsığınılacak bir kimsea refuge
🇹🇷 18:27 Rabbinin kitabından sana vahyolunanı oku! Onun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. Ve O'ndan başka bir sığınılacak da bulamazsın.
tut (sabret)And be patientnefsiniyourselfberaberwithyalvaranlarlathose whoçağırıncallRablerinetheir Lordsabahin the morningakşamand the eveningisteyerekdesiringrızasınıHis FaceveAnd (let) notsapmasınpass beyondgözlerinyour eyesonlardanover themisteyerekdesiringsüsünüadornmenthayatının(of) the lifedünya(of) the worldveand (do) notitaat etmeobeykişiyewhomalıkoyduğumuzWe have made heedlesskalbinihis heartbizi anmaktanofbizi anmakOur remembranceve tâbi olanand followskeyfinehis desiresve olanand isişihis affairaşırılık(in) excess
🇹🇷 18:28 Nefsince de, sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan sabret. Sen dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan gözlerini ayırma. Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız, nefsinin kötü arzusuna uymuş ve işi hep aşırılık olan kimseye uyma.
de kiAnd saybu gerçekThe truthRabbinizdendir(is) fromRabbinyour Lordartık kimseso whoeverdileyenwills inansınlet him believeve kimseand whoeverdileyenwills inkar etsinlet him disbelieveçünkü bizIndeed, Wehazırladıkhave preparedzalimlerefor the wrongdoersbir ateşa Firekuşatmıştırwill surroundonlarıthemçadırıits wallsve eğerAnd ifferyad edip yardım isteselerthey call for reliefkendilerine yardım edilirthey will be relievedbir su ilewith watererimiş maden gibilike molten brasshaşlayan(which) scaldsyüzlerithe faceso ne kötüWretchedbir içecektir(is) the drinkve ne kötüand evilağırlanmadır(is) the resting place
🇹🇷 18:29 Ve de ki: O hak Rabbimizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Çünkü biz zalimler için öyle bir ateş hazırlamışız ki, duvarları, çepeçevre onları içine alacaktır. Eğer feryad edip yardım isteseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. O ne kötü bir içecek ve ne kötü bir dayanma yeri!
şüphesizIndeedonlar kithose whoinandılarbelievedve yaptılarand didiyi işlerthe good deedselbette bizindeed, Weaslawill not let go wastezayi etmeyizwill not let go wasteecrini(the) rewardkimsenin(of one) whogüzel yapandoes goodişideeds
🇹🇷 18:30 İman edip de güzel davranışlarda bulunanlar var ya, şüphe yok ki biz öyle güzel işler yapanların mükafatını zayi etmeyiz.
onlar öyle kimselerdir kiThosekendileri için vardırfor themcennetleri(are) GardensAdnof Edenakarflowsaltlarındanfromonların altındanunderneath themırmaklarthe riversbezenirlerThey will be adornedoradathereinbileziklerle[of] (with)bileziklerbraceletsaltındanofaltıngoldve giyerlerand will weargiysilergarmentsyeşilgreenince ipektenofince ipekfine silkve kalın ipektenand heavy brocadeyaslanırlarrecliningoradathereinüzerineonkoltuklaradorned couchesne güzelExcellentsevap(is) the rewardve ne güzeland goodağırlanma(is) the resting place
🇹🇷 18:31 İşte onlara Adn cennetleri vardır; altlarından ırmaklar akar, orada altın bileziklerle süslenecekler, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek koltuklar üzerine dayanıp kurulacaklar. O ne güzel karşılık ve ne güzel kalma yeri!
ve anlatAnd set forthonlarato themmisal olarakthe exampleşu iki adamı (ki)of two men:vermiştikWe providedikisinden birinefor one of themiki bağtwo gardensüzümofüzümlergrapesve onların etrafını çevirmiştikand We bordered themhurmalarlawith date-palmsve bitirmiştikand We placedortalarında dabetween both of themekincrops
🇹🇷 18:32 Onlara, şu iki adamı misal olarak anlat: Biz bunlardan birine her türlü üzümden iki bağ vermişiz, her ikisinin etrafını hurmalarla donatmışız, aralarında da bir ekinlik yapmışız.
her ikiEachbağ (da)(of) the two gardensvermiştibrought forthyemişiniits produceveand noteksik etmemiştidid wrongondanof ithiçbir şeyanythingve akıtmıştıkAnd We caused to gush fortharalarındanwithin thembir ırmaka river
🇹🇷 18:33 İki bağın ikisi de yemişlerini vermiş, hiçbir şey noksan bırakmamış, ikisinin ortasından bir de nehir akıtmışız.
ve vardıAnd wasO(adam)ınfor himürünüfruitdedi kiso he saidarkadaşıto his companionve owhile hekonuşurken(was) talking with himbenI amzenginimgreatersendenthan youmalca(in) wealthve güçlüyümand strongeradamca da(in) men
🇹🇷 18:34 İki bağın sahibinin ayrıca başka geliri vardı. Bundan dolayı bu adam arkadaşıyla münakaşa ederken: "Ben malca senden daha zengin ve insan sayısı bakımından da senden daha güçlü ve üstünüm" dedi.
ve girdiAnd he enteredbağınahis gardenowhile hezulmederek(was) unjustkendisineto himselfdediHe saidhiçNotsanmamI thinkyok olacağınıthatyok olacakwill perishbununthisebediyyenever
🇹🇷 18:35 Adam, bu şekilde kendine zulmederek bağına girdi ve şöyle dedi: "Bunun hiç yok olacağını sanmıyorum"
ve hiçAnd notzannetmemI thinkkıyametinthe Hourkopacağınıwill occurşayetAnd ifdöndürülsem bileI am brought backRabbimetoRabbimmy LordbulurumI will surely finddaha güzelbetterbundanthan thisbir akıbet(as) a return
🇹🇷 18:36 "Kıyametin kopacağını da zannetmem. Şayet Rabbimin huzuruna götürürlürsem, muhakkak orada bundan daha hayırlı bir sonuç bulurum".
dedi kiSaidonato himarkadaşıhis companionkendisiylewhile hekonuşanwas talking to himinkar mı ediyorsun?Do you disbelieveseni yaratanıin One Whosizi yarattıcreated youtopraktanfromtoprakdustsonrathennutfe (sperm)denfrombir damla su (nutfe)a minute quantity of semensonra dathenseni biçimlendirenifashioned youbir adam olarak(into) a man
🇹🇷 18:37 Bunun üzerine kendisiyle münakaşa eden arkadaşı da ona şöyle dedi: "Seni topraktan, sonra seni bir damla sudan yaratan, daha sonra da seni insan haline getireni mi inkar ediyorsun?
fakatBut as for meOHeAllah(is) Allahbenim Rabbimdirmy Lordve aslaand notben ortak koşmamI associateRabbimewith my Lordhiç kimseyianyone
🇹🇷 18:38 "Fakat ben iman ederek diyorum ki: O Allah, benim Rabbimdir, ben Rabbime kimseyi ortak koşmam."
gerekmez miydi?And why (did you) notzamanwhengirdiğinyou enteredbağınayour gardendemensayneWhatdilersewillsAllahAllahyoktur(there is) nokuvvetpowerbaşkaexceptAllah'tanwith AllahgerçiIfsen görüyorsunyou see mebeni(me)daha azlessersendenthan youmalca(in) wealthve evlatçaand children
🇹🇷 18:39 "Kendi bağına girdiğin zaman: "Bu Allah'dandır, benim kuvvetimle değil, Allah'ın kuvveti ile olmuştur, deseydin ya! Her ne kadar beni, malca ve evlatça kendinden az görüyorsan da."
umulur kiIt may beRabbimthat my Lordbana verebilirthat my Lordbana verecekwill give medaha iyisinibettersenin bağındanthanbahçenyour gardenve gönderirand will sendonun üzerineupon ityıldırımlara calamitygöktenfromgökthe skyböylece kesilirthen it will becomebağıngroundkupkuru bir toprakslippery
🇹🇷 18:40 Belki Rabbim, bana, senin bağından daha hayırlısını verir; senin bağına ise gökten yıldırımlar gönderir de, bağın yalçın bir toprak haline gelir."
yahutOrçekilirwill becomesuyuits waterdibesunkenbir dahaso nevergücün yetmezyou will be ableonuto find itaramayato find it
🇹🇷 18:41 "Yahut, bağının suyu yerin dibine çekilir de bir daha suyunu çıkarıp bağını sulayamazsın."
derken yok edildiAnd were surroundedürünühis fruitsve başladıso he beganoğuşturmağatwistingellerinihis handsüzerineoverşeylerwhatharcadıklarıhe (had) spentonaon itve owhile it (had)yıkılmıştıcollapsedüzerineonçardaklarıits trellisesve diyorduand he saidah keşke benOh! I wishortak koşmasaydımI had not associatedortak koşmasaydımI had not associatedRabbimewith my Lordkimseyianyone
🇹🇷 18:42 Derken serveti yok edildi. Bunun üzerine bağına yaptığı masraflara karşı ellerini oğuşturmaya başladı. Bağ, çardakları üzerine yıkılmış kalmıştı, "Ah Keşke Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım" diyordu.
veAnd notolmadıwasonunfor himbir topluluğua groupkendisine yardım eden(to) help himbaşkaother thanbaşkaother thanAllah'tanAllahveand notolmadıwaskendisinine yardım edilen(he) supported
🇹🇷 18:43 Onun Allah'tan başka yardım edecek adamları yoktur ve Allah'a karşı kendi nefsini de kurtaramadı.
işte o durumdaTherevelilik (koruyuculuk)the protectionyalnız Allah'a mahsustur(is) from Allahhak olanthe TrueO'durHeen iyi olan(is the) bestmükafatı(to) rewardve daha hayırlıdırand (the) bestakıbet(for) the final end
🇹🇷 18:44 İşte burada yardım, yalnız hak olan Allah'a aittir. O'nun verdiği mükâfat da daha hayırlıdır, netice de daha hayırlıdır.
ve anlatAnd presentonlarato themmisalinithe examplehayatının(of) the lifedünya(of) the worldbir sulike waterindirdikwhich We send downgöktenfromgökthe skykarıştıthen minglesonunlawith itbitkisi(the) vegetationyerin(of) the earthve haline geliverdithen becomesçöp kırıntılarıdry stalkssavurduğuit (is) scatteredrüzgarların(by) the windsveAnd AllahAllahAnd Allahüzerineoverhereveryşeythingkadirdir(is) All Able
🇹🇷 18:45 Ey Muhammed! Sen onlara dünya hayatının misalini ver. Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sayesinde yeryüzünün bitkileri (her renk ve çiçekten) birbirine karışmış, nihayet bir çöp kırıntısı olmuştur. Rüzgarlar onu savurur gider. Allah her şeye muktedirdir.
malThe wealthve oğullarand childrensüsüdür(are) adornmenthayatının(of) the lifedünya(of) the worldfakat kalıcı olanBut the enduringgüzel işler isegood deedsdaha hayırlıdır(are) betterkatındanearRabbininyour Lordsevapça(for) rewardve daha hayırlıdırand betterumutça da(for) hope
🇹🇷 18:46 Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Bakî kalacak olan iyi ameller ise, Rabbinin katında, sevabca da hayırlıdır, ümid yönünden de daha hayırlıdır.
O günAnd the DayyürütürüzWe will cause (to) movedağlarıthe mountainsve görürsünand you will seeyerithe earthçırılçıplak(as) a leveled plainonları toplamışızand We will gather themveand notbırakmamışızdırWe will leave behindonlardanfrom themhiçbirinianyone
🇹🇷 18:47 O kıyamet gününü hatırla ki, dağları yürüteceğiz ve yeryüzünü çırılçıplak göreceksin. Bütün insanları, mahşerde toplayacağız hiçbir kimseyi bırakmayacağız.
ve hepsi sunulmuşlardırAnd they will be presentedsenin RabbinebeforeRabbinyour Lordsıra sıra(in) rowsandolsunCertainlybize geldinizyou have come to Usgibiassizi yarattığımızWe created youilkthe firstdefatimeoysaNaysiz sanmıştınızyou claimedtayin etmeyeceğimizithat notyaptıkWe madesizefor youbir vadean appointment
🇹🇷 18:48 Onlar, saf halinde Rabbine arz edilmişlerdir. Allah, onlara şöyle diyecektir: "Şüphesiz sizi ilk önce yarattığımız gibi bize geldiniz. Fakat, size kıyamet için yaptığımız vaadi yerine getirmeyeceğimizi sanmıştınız, değil mi?
(ortaya) konulmuşturAnd (will) be placedKitapthe Bookve görürsünand you will seesuçlularınthe criminalskorkarakfearfulonun içindekilerdenof whatondadır(is) in itve dedikleriniand they will sayey vah bizeOh, woe to usne oluyorWhat (is) forbuthisKitaba[the] Book(hiçbir şey)notbırakmıyorleaves(ne) küçüka smallne deand notbüyüka greather (yaptığımız) şeyi sayıp döküyorexceptonu saymıştırhas enumerated itve bulmuşlardırAnd they will findşeyleriwhatyaptıklarıthey didhazırpresentedveAnd notzulmetmezdeals unjustlyRabbinyour Lordkimseye(with) anyone
🇹🇷 18:49 O gün herkesin amel defteri ortaya konulmuştur. Ey Muhammed! Günahkârların, amel defterlerinden korkarak: "Eyvah bize! Bu nasıl deftermiş ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış dökmüş" dediklerini görürsün. Onlar, bütün yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.
ve haniAnd whendemiştikWe saidmeleklereto the Angelssecde edinProstrateAdem'eto Adamsecde ettilerso they prostratedhariçexceptİblisIblis(O) idi(He) wascinlerdenofcinlerthe jinndışına çıktıand he rebelledbuyruğununagainstemirthe CommandRabbinin(of) his Lordsiz onu mu ediniyorsunuz?Will you then take himve onun nesliniand his offspringdostlar(as) protectorsbenden ayrı olarakother than MeBenden başkaother than Meoysa onlarwhile theysizin(are) to youdüşmanınızdırenemiesne kötüWretchedzalimler içinfor the wrongdoersbir değiştirmedir(is) the exchange
🇹🇷 18:50 Yine o vakti hatırla ki biz, meleklere: "Âdem'e secde edin!" demiştik. İblis hariç olmak üzere onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi, Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz beni bırakıp da İblis'i ve soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Halbuki onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne kötü bir değişmedir.
onları hazır bulundurmadımNotonları şahit tutmadımI made them witnessyaratılmasındathe creationgöklerin(of) the heavensve yerinand the earthve ne deand notyaratılmasındathe creationkendilerinin(of) themselvesveand notdeğilimI Amedinmişthe One to takeyoldan şaşırtanlarıthe misleadersyardımcı(as) helper(s)
🇹🇷 18:51 Ben, onları (İblis ve soyunu) ne göklerin ve yerin yaratılışında, ne de kendilerinin yaratılışında şahit tutmadım ve hiçbir zaman doğru yoldan çıkanları yardımcı edinmiş değilim.
ve o günAnd the Day(Allah kafirlere) der ki'He will sayçağırınCallbenim ortaklarımMy partnersşeylerithose whozannettiğinizyou claimedişte çağırdılarthen they will call themamabut notcevap vermedilerthey will respondkendilerineto themve biz koydukAnd We will makeonların aralarınabetween themtehlikeli bir uçuruma barrier
🇹🇷 18:52 Ve o (kıyamet) günü Allah kâfirlere şöyle buyuracak: "Ortaklarım ve şefaatçılarınız diye zannettiğiniz putlarınızı çağırın." Müşrikler onları çağırırlar, fakat kendilerine cevap vermezler. Biz, kâfirlerle ilâhları arasına ateşten bir engel koymuşuzdur.
ve gördülerAnd will seesuçlularthe criminalsateşithe Fireartık iyice anladılarand they (will be) certainkendilerininthat theyiçine düşecekleriniare to fall in itfakatAnd notbulamadılarthey will findondanfrom itkaçacak bir yera way of escape
🇹🇷 18:53 Günahkârlar ateşi görmüşler de artık ona düşeceklerini anlamışlardır. Fakat ondan kaçıp sığınacak bir yer bulamazlar.
ve andolsunAnd certainlybiz türlü biçimlerde anlattıkWe have explainedbuinbuthisKur'an'dathe Quraninsanlarafor mankindher çeşitofhereverymisaliexampleamaBut isinsanthe mandaha çok(in) mosther şeydenthingstartışmacıdırquarrelsome
🇹🇷 18:54 Şüphesiz biz, bu Kur'ân'da insanlara çeşitli mânâları türlü misallerle açık olarak verdik. İnsan ise, her şeyden çok mücadelecidir.
şeyAnd nothingalıkoyanpreventsinsanlarımeninanmaktanthatiman ederlerthey believezamanwhenkendilerine geldiğihas come to themhidayetthe guidanceve istiğfar etmektenand they ask forgivenessRablerine(of) their Lordancakexceptkendilerine de gelmesidirthatonlara gelircomes to themyasasının(the) wayevvelkilerin(of) the former (people)yahutorkarşılarına gelmesidircomes to themazabınthe punishmentaçıkçabefore (them)
🇹🇷 18:55 Kendilerine doğru yolu gösteren peygamber geldiğinde insanları, iman etmekten ve Rabblerinden günahlarının mağfiretini istemekten alıkoyan şey sadece geçmiş milletlerin başlarına gelen felaketlerin kendilerine de gelmesini veya ahiret azabının ansızın göz göre göre gelip çatmasını beklemek olmuştur.
veAnd notbiz göndermeyizWe sendelçilerithe Messengers(olması) dışındaexceptmüjdeleyiciler(as) bearers of glad tidingsve uyarıcılarand (as) warnersve mücadele ediyorlarAnd disputekimselerthose whoinkar eden(ler)disbelievebatıllawith falsehoodgidermek içinto refuteonunlatherebyhakkıthe truthve edindilerAnd they takeayetlerimiMy Versesve şeyleriand whatuyarıldıklarıthey are warnedalay konusu(in) ridicule
🇹🇷 18:56 Halbuki biz peygamberleri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kâfir olanlar ise hakkı, batılla ortadan kaldırmak için mücadele ediyorlar. Onlar, âyetlerimizi ve korkutuldukları azabı da alaya almışlardır.
kim olabilir?And whodaha zalim(is) more wrongkimsedenthan (he) whohatırlatılanis remindedayetleriof the VersesRabbinin(of) his Lordfakat yüz çevirenbut turns awayonlardanfrom themve unutandanand forgetsşeyiwhatöne sürdüğühave sent forthellerininhis handsgerçekten bizIndeed, Wekoyduk[We] have placedüzerineoveronların kalbleritheir heartsengel olan örtülercoveringsonu anlamalarınalestonu anlarlarthey understand itve içineand inkulaklarınıntheir earsağırlıklar(is) deafnesseğerAnd ifonları çağırsan dayou call themdoğru yolatohidayetthe guidanceaslathen neverdoğru yola gelmezlerthey will be guidedo haldethenaslaever
🇹🇷 18:57 Rabbinin âyetleriyle nasihat edilip de onlardan yüz çeviren ve daha önce işlediği günahları unutandan daha zalim kim olabilir? Biz onların kalbleri üzerine (Kur'ân'ı) anlamalarına engel olan bir ağırlık, kulaklarına da sağırlık verdik. Ey Muhammed! Sen onları doğru yola çağırsan da onlar asla hidayete ermezler.
ve RabbinAnd your Lordçok bağışlayandır(is) the Most ForgivingsahibidirOwnerrahmet(of) the MercyeğerIfonları hemen cezalandırsaydıHe were to seize themyaptıklariylefor whatkazandılarthey have earnedçabuklaştırırdısurely, He (would) have hastenedonlarınfor themazabınıthe punishmentfakatButonlar için vardırfor themva'dedilen bir zaman(is) an appointmentaslaneverbulamayacaklardırthey will findondan başkaother than itondan başkaother than itsığınacak bir yeran escape
🇹🇷 18:58 Bununla beraber rahmet sahibi olan Rabbin çok bağışlayıcıdır, tevbe eden kullarına rahmeti boldur. Eğer Allah, işledikleri günahlar yüzünden onları hemen cezalandıracak olsaydı, onlara hemen azab ederdi. Fakat onlara vaad edilen bir zaman vardır ki, o geldiğinde Allah'ın azabından bir kurtuluş yeri bulamazlar.
ve işteAnd these(şu) kentleri[the] townshelak ettikWe destroyed themzulmetmeğe başlayıncawhenzulmettilerthey wrongedve belirledik;and We madeonları helak etmek içinfor their destructionbir sürean appointed time
🇹🇷 18:59 İşte zulmettikleri için helak ettiğimiz şehirler! Biz onların helâkleri için de belirli bir zaman tayin etmiştik.
ve haniAnd whendemişti kisaidMusaMusauşağınato his boydurmayacağımNotvazgeçmemI will ceasekadaruntilvarıncayaI reachbirleştiği yerethe junctioniki denizin(of) the two seasveyaoryürüyeceğimI continueuzun bir zaman(for) a long period
🇹🇷 18:60 Ey Muhammed! Bir vakit Musa genç adamına demişti ki: "İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim, yahut senelerce gideceğim."
ne zaman kiBut whenvarıncathey reachedbirleştiği yerethe junctioniki (denizin) arasınınbetween themunuttularthey forgotbalıklarınıtheir fish(balık) tuttuand it tookyolunuits waydenizdeintodenizthe seasıyrılıpslipping away
🇹🇷 18:61 Bunun üzerine ikisi de iki denizin birleştiği yere vardıklarında balıklarını unuttular. Bu arada balık, denizde yolunu bulup kaybolmuştu.
ne zaman kiThen whenorayı geçip gittiklerindethey had passed beyond(Musa) dedihe saiduşağınato his boybize getirBring uskahvaltımızıour morning mealandolsun kiCertainlyçektikwe have sufferedyolculuğumuzdaninyolculuğumuzour journeyşuthisyorgunlukfatigue
🇹🇷 18:62 İki denizin birleştiği yeri geçtikleri zaman, Musa genç arkadaşına: "Kuşluk yemeğimizi getir. Gerçekten biz bu yolculuğumuzda epey yorulduk" dedi.
(Uşağı) dediHe saidgördün mü?Did you seevakitwhensığındığımızwe retiredkayayatokayathe rockgerçekten benThen indeed, Iunuttum[I] forgotbalığıthe fishfakatAnd notbana unutturmadımade me forget itbaşkasıexceptşeytandanthe Shaitaanonu söylememithatonu anarımI mention itve tuttuAnd it tookyolunuits wayiçindeintodenizinthe seaşaşılacak biçimdeamazingly
🇹🇷 18:63 Adam: "Gördün mü! dedi. Kayaya sığındığımız vakit doğrusu ben balığı unutmuşum. Onu hatırlamamı, muhakkak şeytan bana unutturdu. O denizde garip bir yol tutup gitmişti."
(Musa) dediHe saidişteThatşey(is) whataradığımızwe werearayarakseekinggeriye döndülerSo they returnedüzerinionizleritheir footprintsta'kibederekretracing
🇹🇷 18:64 Musa da demişti ki: "İşte aradığımız o idi." Bunun üzerine izlerine dönüp gerisin geri gittiler.
ve buldularThen they foundbir kula servantkullarımızdanfromkullarımızOur servantsbiz ona vermiştikwhom We had givenbir rahmetmercykatımızdanfromBizeUsve ona öğretmiştikand We had taught himkatımızdanfromBizeUsbir ilima knowledge
🇹🇷 18:65 Nihayet kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.
dedi kiSaidonato himMusaMusasana tabi olabilir miyim?Maysana uyayımI follow youüzereonbana da öğretmen içinthatbana öğretmenyou teach meşeydenof whatsana öğretilenyou have been taughtbir bilgi(of) right guidance
🇹🇷 18:66 Musa ona: "Allah'ın sana öğrettiği ilim ve hikmetten bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?" dedi.
dedi kiHe saidsenIndeed, youaslaneverdayanamazsınwill be ablebenimle beraber bulunmayawith mesabırla(to have) patience
🇹🇷 18:67 (Hızır) dedi ki: "Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin.
ve nasıl?And how candayanabilirsinyou have patiencebir şeyefornewhatkavrayamadığınnotkuşatırsınızyou encompassonuof ithaberdar edilerekany knowledge
🇹🇷 18:68 "İçyüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?"
dediHe saidbeni bulursunYou will find meeğerifdilerseAllah willsAllahAllah willssabredicipatientveand notkarşı gelmemI will disobeyseninyouremrineorder
🇹🇷 18:69 Musa: "İnşaallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim" dedi.
dediHe saideğerThen ifbana tabi olursanyou follow mebana soru sorma(do) notbana sorunask mehiçbir şeyabouthiçbir şeyanythingkadaruntilben anlatıncayaI presentsanato youonuof itbir hatırlatmaa mention
🇹🇷 18:70 (Hızır) dedi ki: "O halde bana tabi olacaksın; ben sana sırrını anlatmadıkça, hiçbir şey hakkında bana soru sorma!"
sonra yürüdülerSo they both set outnihayetuntilzamanwhenbindiklerithey had embarkedgemiyeongemithe shiponu deliverdihe made a hole in itdediHe saidmi onu deldin?Have you made a hole in itboğmak içinto drownhalkınıits peoplegerçektenCertainlysen yaptınyou have donebir işa thingçok tehlikeligrave
🇹🇷 18:71 Bunun üzerine ikisi beraber yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman, o kul (Hızır) gemiyi deldi. Musa, ona şöyle dedi: "Geminin içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın."
dediHe saiddemedim mi?Did notderimI saygerçekten senindeed, youdayanamazsınnevergüç yetirirwill be ablebenimle beraber bulunmayawith mesabırla(to have) patience
🇹🇷 18:72 (Hızır:) "Sen benimle asla sabredemezsin, demedim mi?" dedi.
dediHe saidbeni kınama(Do) notbeni kınamayınblame meşeyden ötürüfor whatunuttuğumI forgotveand (do) notbana çıkarmabe hard (upon) medolayıinbu işimdenmy affairbir güçlük(raising) difficulty
🇹🇷 18:73 Musa dedi ki: "Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama ve bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma."
yine yürüdülerThen they both set outnihayetuntilrastladılarwhenkarşılaştılarthey metbir çocuğaa boyhemen onu öldürdüthen he killed him(Musa) dedi kiHe saidmı katlettin?Have you killedbir canıa soultertemizpurekarşılığı olmadanfor other thanbir cana souldoğrusuCertainlysen yaptınyou have donebir işa thingçirkinevil
🇹🇷 18:74 Yine gittiler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında Hızır hemen onu öldürdü. Musa: "Kısas olmadan masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu sen çok fena bir şey yaptın" dedi.
16. Cüz
dediHe saiddememiş miydim?Did notderimI saysanato yousenthat youdayanamazsınnevergüç yetirirwill be ablebenimle beraber bulunmayawith mesabırla(to have) patience
🇹🇷 18:75 Hızır dedi ki: "Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin demedim mi sana?"
dedi kiHe saideğerIfsana sorarsamI ask youbir şeyabouthiçbir şeyanythingbundan sonraafter itartık olmathen (do) notbana arkadaşkeep me as a companionelbetteVerilysana ulaşmıştıryou have reachedbenim tarafımdanfrom mebendenfrom mebir özüran excuse
🇹🇷 18:76 (Musa) dedi ki: "Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma! Hakikaten benim tarafımdan ileri sürülebilecek son mazerete ulaştın.
yine yürüdülerSo they set outnihayetuntilvardıklarındawhengeldilerthey camehalkına(to the) peoplebir kent(of) a townyemek istedilerthey asked for foodoranın halkından(from) its peoplefakat kaçındılarbut they refusedonları konuklamaktantoonları ağırlaoffer them hospitalityderken buldularThen they foundoradain itbir duvara wallyüz tutan(that) want(ed)yıkılmağatoyıkılırcollapsehemen onu doğrulttuso he set it straight(Musa) dedi kiHe saideğerIfisteseydinyou wishedalırdınsurely you (could) have takenbuna karşılıkfor itbir ücreta payment
🇹🇷 18:77 Bunun üzerine yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yemek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. Hızır hemen onu doğrulttu. Musa: "İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın" dedi.
dediHe saidişte buThisayrılmasıdır(is) partingbenimlebetween mesenin arasınınand between yousana haber vereceğimI will inform youiçyüzünüof (the) interpretationşeylerin(of) whatgüç yetiremediğinnotgücünüz yettiyou were ableüzerineon itsabırla(to have) patience
🇹🇷 18:78 Hızır dedi ki: "İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim."
O gemiAs forgemithe shipidiit wasyoksullarınof (the) poor peopleçalışanworkingdenizdeindenizthe seaistedimSo I intendedkithatonu kusurlu yapmakI cause defect (in) itçünkü vardı(as there) wasonların ilerisindeafter thembir krala kingalanwho seizedhereverygemiyishipzorla(by) force
🇹🇷 18:79 "Gemi, denizde çalışan bir kaç yoksula aitti. Onu kusurlu kılmak istedim, çünkü onların ilerisinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı."
gelinceAnd as forçocuğathe boyidihis parents wereonun anası babasıhis parents weremü'min insanlarbelieverskorktukand we fearedonlara sarmasındanthatonları zora sokardıhe would overburden themazgınlık(by) transgressionve küfürand disbelief
🇹🇷 18:80 "Oğlana gelince, onun anababası mümin kimselerdi. Çocuğun onları azgınlık ve inkâra sürüklemesinden korktuk."
istedik kiSo we intendedonun yerine versinthatonlar için değişirdiwould change for themRableritheir Lorddaha hayırlısınıa betterondanthan himdaha temiz(in) purityve daha yakınınıand nearermerhamete(in) affection
🇹🇷 18:81 "İstedik ki Rabbleri onun yerine kendilerine ondan temizlikçe daha hayırlı ve daha çok merhamet eden birini versin."
iseAnd as forduvarthe wallidiit wasçocuğunfor two orphan boysiki yetimfor two orphan boysşehirdeinbeldethe townve vardıand wasaltındaunderneath itbir hazinea treasureonlara aitfor themve idiand wasbabaları datheir fatheriyi bir kimserighteousistedi kiSo intendedRabbinyour Lordonlar (büyüyüp) ersinlerthatulaşırlarthey reachgüçlü çağlarınatheir maturityve çıkarsınlarand bring forthhazinelerinitheir treasurebir rahmet olarak(as) a mercyRabbindenfromRabbinyour Lordbunları yapmadımAnd notonu yaptımI did itben kendiliğimdenonkendiliğimdenmy (own) accordişte budurThatiçyüzü(is the) interpretationşeylerin(of) whatsenin güç yetiremediğinnotgücünüz yettiyou were ablehakkındaon itsabırla(to have) patience
🇹🇷 18:82 "Duvar ise, o şehirde iki yetim oğlana ait idi. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Onun için Rabbin istedi ki o iki çocuk erginlik çağlarına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ve ben bunların hiçbirini kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzleri budur."
ve sana soruyorlarAnd they ask youZu'l-Karneyn'denaboutZülkarneynDhul-qarnainZu'l-Karneyn'denDhul-qarnainde kiSayokuyacağımI will recitesizeto youondanabout himbir hatıraa remembrance
🇹🇷 18:83 Bir de sana Zülkarneyn'den soruyorlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım.
elbette bizIndeed, Wegüçlü kıldık[We] establishedonu[for] himyeryüzündeinyeryüzüthe earthve ona verdikand We gave himherofhereveryşeydenthingbir sebepa means
🇹🇷 18:84 Gerçekten biz onu (Zülkarneyn'i) yeryüzünde iktidar sahibi yaptık ve ona ulaşmak istediği her şeyi elde etmesinin bir yolunu verdik.
o da tuttuSo he followedbir yola course
🇹🇷 18:85 Derken o da bu yollardan birini tutup gitti.
nihayetUntilne zaman kiwhenulaştıhe reachedbattığı yere(the) setting placegüneşin(of) the sunve onu bulduhe found itbatarkensettingbir gözedeinbir pınara springkara balçıklı(of) dark mudve bulduand he foundonun yanında danear itbir kavima communitydedik kiWe saidEyO Dhul-qarnainZu'l-KarneynO Dhul-qarnainyaEitherazâb edersin[that]cezalandırırsınızyou punishveyaordavranırsın[that]alırsınızyou takekendilerine[in] themgüzel(with) goodness
🇹🇷 18:86 Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman, güneşi, (sanki) kara bir balçıkta batıyor buldu. Bir de bunun yanında bir kavim buldu. Biz ona dedik ki: "Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandırırsın veya onların hakkında iyi davranırsın."
dedi kiHe saidkimAs foro kimse ki(one) whohaksızlık edersewrongsona azab edeceğizthen soononu cezalandıracağızwe will punish himsonraThendöndürülecektirhe will be returnedRabbinetoRabbihis LordO da ona azab edecektirand He will punish himbir azapla(with) a punishmentgörülmemişterrible
🇹🇷 18:87 O da demişti ki: "Kim haksızlık ederse muhakkak ona azab edeceğiz; Sonra Rabbine geri döndürülecek, O da onu görülmemiş bir azabla cezalandırır."
iseBut as forkimseye(one) whoinananbelievesve yapanand doesiyi işlerrighteous (deeds)ona vardırthen for himmükafat(is) a rewarden güzelgoodve söyleyeceğizAnd we will speakonato himbuyruğumuzdanfromemrimizour commandkolay olanı(with) ease
🇹🇷 18:88 "Amma her kim de iman edip iyi bir iş yaparsa, buna da en güzel mükâfat vardır. Biz ona dünyada kolaylık gösterir zor işlere koşmayız."
sonra yineThentuttuhe followedbir yol(a) course
🇹🇷 18:89 Sonra Zülkarneyn yine bir yol tuttu.
nihayetUntilne zaman kiwhenulaştıhe reacheddoğduğu yere(the) rising placegüneşin(of) the sunve onu bulduand he found itdoğarkenrisingüzerineonbir kavmina communityyapmadığımıznotyaptıkWe madekendilerinefor themona (güneşe) karşıagainst itona karşıagainst itbir siperany shelter
🇹🇷 18:90 Nihayet güneşin doğduğu yere vardığında, güneşin kendilerini ondan koruyacak bir siper yapmadığımız bir kavim üzerine doğmakta olduğunu gördü.
işte böyleThusve muhakkakAnd verilybiliyordukWe encompassedonun yanındakiniof whatonunla birlikteydi(was) with himilmimizle(of the) information
🇹🇷 18:91 İşte Zülkarneyn'in kudret ve saltanatı böyleydi. Ve biz onun yanında olan her şeyi bilgimizle kuşatmıştık.
sonra yineThentuttuhe followedbir yola course
🇹🇷 18:92 Sonra yine bir yol tuttu.
nihayetUntilne zaman kiwhenulaştıhe reachedarasınabetweeniki sedthe two mountainsbulduhe foundonların dışındabesides themonlardan başkabesides thembir kavima communityneredeysenotneredeysewho would almosthiç anlamayanunderstandsöz(his) speech
🇹🇷 18:93 Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiç söz anlamayan bir kavim bulmuştu.
dediler kiThey saidey ZülkarneynO Dhul-qarnainKarneynO Dhul-qarnainşüphesizIndeedYe'cucYajujve Me'cucand Majujbozgunculuk yapıyorlar(are) corruptersyeryüzündeinyerthe landmi?So mayverelimwe makesanafor youbir vergian expenditureiçin[on]yapmanthatyaparsınızyou makebizimlebetween usonların arasınaand between thembir seda barrier
🇹🇷 18:94 Dediler ki: "Ey Zülkarneyn! Ye'cuc ve Me'cuc bu yerde fesat çıkarıyorlar. Onun için, bizimle onlar arasında bir sed yapman şartıyla sana bir vergi versek olur mu?"
dedi kiHe saidbeni bulundurduğu imkanlarWhatbeni yerleştirdihas established meiçinde[in it]Rabbiminmy Lorddaha hayırlıdır(is) bettersiz bana yardım edin debut assist megüçlewith strengthyapayımI will makesizinlebetween youonlar arasınaand between themsağlam bir engela barrier
🇹🇷 18:95 Dedi ki: "Rabbimin bana vermiş olduğu servet ve saltanat, sizin vereceğiniz şeyden daha hayırlıdır. Bana maddî yardımda bulunun da sizinle onların arasına en sağlam seddi yapayım.
bana getirinBring mekütlelerisheetsdemir(of) irono kadar kiuntilaynı seviyeye getirincewhendüzeltmiştihe (had) leveledarasınıbetweeniki dağınthe two cliffsdedihe saidüfleyin!Blownihayetuntilonu sokuncawhenonu yaptıhe made itbir ateş halinefirededihe saidgetirin banaBring medökeyimI pourüzerineover iterimiş katranmolten copper
🇹🇷 18:96 "Bana, demir kütleleri getirin." Nihayet dağın iki ucunu denkleştirdiği vakit: "Ateş yakıp körükleyin" dedi. Demiri bir ateş koru haline getirince. "Bana erimiş bakır getirin üzerine dökeyim" dedi.
artıkSo notne güçleri yettithey were ableonu aşmayatoona tırmanamadılarscale itne deand notgüçleri yettithey were ableonuin itdelmeye(to do) any penetration
🇹🇷 18:97 Artık Ye'cuc ve Me'cuc bu seti ne aşabildiler ne de delebildiler.
(Zu'l-Karneyn) dedi kiHe saidbuThisbir rahmetdir(is) a mercyRabbimdenfromRabbimmy LordzamanBut whengeldiğicomesva'di(the) PromiseRabbimin(of) my Lordonu ederHe will make ityerle birlevelveAnd isva'di(the) PromiseRabbimin(of) my Lordhaktır (gerçektir)true
🇹🇷 18:98 Zülkarneyn dedi ki: "Bu Rabbimin bir lütfudur. Rabbimin vaadi geldiği vakit de onu dümdüz yapacaktır. Rabbimin vaadi de haktır.
biz bırakırızAnd We (will) leavebirbirlerinisome of themo gün(on) that Daydalgalanır bir haldeto surgeiçindeoverbirbiriothersve üflenirand (will be) blownSur'ainsûrthe trumpetve onları toplarızthen We (will) gather themhepsiniall together
🇹🇷 18:99 Biz o gün (kıyamet günü) onları bırakıvermişizdir. Dalgalar halinde birbirlerine girerler, Sûr'a da üfürülmüştür. Böylece onların hepsini bir araya toplamışızdır.
ve göstereceğizAnd We (will) presentcehennemiHello gün(on) that Daykafirlereto the disbelieversaçıkça(on) display
🇹🇷 18:100 Ve cehennemi o gün kâfirlere öyle bir göstereceğiz ki!
onlar kiThoseidihad beengözleritheir eyesiçindewithinperdea coverkarşıfrombeni anmayaMy remembranceve idilerand weretahammül edemeznotgücü yetenable(Kur'an'ı) dinlemeğe(to) hear
🇹🇷 18:101 Onlar ki, beni hatırlatan âyetlerimden gözleri bir örtü içindeydi. İşitmeye de tahammül edemiyorlardı.
mi sandılar?Do then thinkothose whoinkarcılardisbelievekendilerine edineceklerinithatedinebilirlerthey (can) takekullarımıMy servantsbenden ayrı olarakbesides MeBenden başkabesides Meveliler (dost)(as) protectorsşüphesiz bizIndeed, We hazırladıkWe have preparedcehennemiHellkafirlerefor the disbelieverskonak olarak(as) a lodging
🇹🇷 18:102 O kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi o kâfirlere bir konukluk olarak hazırladık.
de kiSaymi?Shallsize söyleyeyimWe inform youen çok ziyana uğrayanlarıof the greatest losersişleri bakımından(as to their) deeds
🇹🇷 18:103 De ki: Amelleri en çok boşa gidenleri size bildirelim mi?
onlarınThose boşa gideris lostbütün çabalarıtheir efforthayatındainhayatthe lifedünya(of) the worldve kendileri dewhile theysanırlarthinkkendilerininthat theyiyi yaptıklarını(were) acquiring goodişlerini(in) work
🇹🇷 18:104 Onların dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar güzel işler yaptıklarını sanıyorlardı.
işte onlarThosekimselerdir(are) the ones whoinkar edendisbelieveayetleriniin the VersesRablerinin(of) their Lordve O'na kavuşmayıand the meeting (with) Himbu yüzden boşa çıkarSo (are) vaineylemleritheir deedskurmayızso notvereceğizWe will assignonlar içinfor themgünü(on) the Daykıyamet(of) the Resurrectionbir teraziany weight
🇹🇷 18:105 İşte onlar, Rabblerinin âyetlerini ve O'nun huzuruna çıkacaklarını inkâr etmişlerdir de bu yüzden iyilik altında yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız.
işte buThatonların cezası(is) their recompense cehennemdirHell sebebiylebecauseinkarlarıthey disbelievedve edinmeleriand tookayetlerimiMy Versesve elçilerimiand My Messengerseğlence(in) ridicule
🇹🇷 18:106 İşte böyle, onların cezaları cehennemdir. Çünkü inkâr etmişler ve benim âyetlerimi, peygamberlerimi alaya almışlardır.
şüphesizIndeedkimselerthose whoiman edenbelievedve yapanlarand didiyi işlerrighteous deedsonlar için vardırfor them will beonlar için vardırfor them will becennetleriGardensFirdevs(of) the Paradisekonak olarak(as) a lodging
🇹🇷 18:107 İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar için Firdevs cennetleri konak olmuştur.
sürekli kalacaklardırAbiding foreveroradain ithiçNotistemezlerthey will desireoradanfrom itayrılmakany transfer
🇹🇷 18:108 İçlerinde ebedî olarak kalacaklar, oradan hiç ayrılmak istemeyeceklerdir. Bu hatırlatma ve uyarmayı yeterli görmeyip de daha fazla açıklama isteyenlere karşı ey Muhammed!
de kiSayşayetIfolsaweredenizthe seamürekkepinksözleri(ni yazmak) içinfor (the) WordsRabbimin(of) my Lordtükenirsurely (would be) exhausteddenizthe seaöncebeforetükenmeden[that]tükendi(were) exhaustedsözleri(the) WordsRabbimin(of) my Lordve şayeteven ifgetirsek bileWe broughtbir o kadarını daha(the) like (of) ityardım için(as) a supplement
🇹🇷 18:109 Deki: "Eğer Rabbimin sözlerini yazmak için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden önce, deniz muhakkak tükenecekti, bir mislini daha yardımcı getirsek bile."
de kiSayşüphesizOnlyben deIbir insanım(am) a mansizin gibilike youvahyolunuyorHas been revealedbanato meşüphesizthatTanrınızyour GodTanrıdır(is) Godbir tekOneo halde kimSo whoeveriseisarzu ederhopingkavuşmayı(for the) meetingRabbine(with) his Lordyapsınlet him doiş(ler)deedsiyirighteousve aslaand notortak etmesinassociate(yaptığı) ibadetein (the) worshipRabbine(of) his Lord(hiç) kimseyianyone
🇹🇷 18:110 De ki: "Ben de sizin gibi ancak bir beşerim. Ne var ki, bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı arzu ederse iyi amel işlesin ve Rabbine yaptığı ibadete hiç kimseyi ortak etmesin."
Mahmoud Khalil Al-Husary